Mekke Anlaşmasına hayır

03 Kasım 2026

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında 7 Ağustos 2026 tarihinde Mekke’de imzalanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” 27 Ekim 2026 tarihinde TBMM Dışişleri Komisyonunda kabul edilerek Meclis Başkanlığına sunuldu.

Mekke Anlaşması 7 Ağustos 2026 tarihinde imzalanmış, sonrasında yapılan resmi açıklamalarda “Anlaşma, her türlü saldırganlık eylemine karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlamaktadır ve üç devletten herhangi birine yönelik silahlı saldırının, üçüne birden yapılmış saldırı olarak kabul edileceğini öngörmektedir. Ayrıca, üç devlet arasında savunma işbirliğinin tüm yönlerinin geliştirilmesini de sağlamaktadır.” denilmişti.

Anlaşmanın yasalaşması için Meclise sunulan teklifin gerekçesinde ise Erdoğan, “Anlaşmanın etkin şekilde uygulanmasıyla Orta Doğu bölgesinde sağlanması hedeflenen istikrar ve güvenlik ortamı, üyesi olduğumuz diğer bir ittifak olan NATO'nun Avrupa-Atlantik güvenliği bağlamındaki amaçlarıyla da uyumludur.” diye vurguluyordu.

Mekke Anlaşması için Dışişleri Komisyonunda üyesi bulunan Yeni Parti, DEM Parti, İyi Parti ve Yeni Yol grubu temsilcileri teklife karşı oy kullandı. AKP, MHP ve CHP ise evet oyu verdi. Anayasaya göre yetkili bir komisyon olan TBMM Milli Savunma Komisyonu ise görüş bildirmelerine gerek olmadığını duyurdu.

Anlaşma yarın (4 Kasım) TBMM Genel Kurulu’na geliyor. 

Temel gerçekler
İsrail’in Filistin halkına karşı yürüttüğü sömürgecilik savaşını Amerika’nın yönlendirmesi ve desteği ile Yemen, Lübnan, Suriye, Irak ve İran’a yaydığı bölgemizin ateşler içine sürüklendiği bir dönemdeyiz. Hatta İsrail’in 9 Eylül 2025 tarihinde Katar’da ABD arabuluculuğunda barış görüşmelerini yapan Hamas heyetine suikast için, Amerikan müttefiki Katar’ın egemenliğini ihlal ederek hava saldırısı düzenleyebildiği koşullardayız.

Dört ay önce, 7-8 Temmuz 2026 tarihinde, Ankara’da yapılan NATO Zirvesinin bildirisinde, Amerika ve İsrail’in saldırısından hiç söz edilmeden, nükleer çalışmaları ve Hürmüz Boğazı’nı denetleme çabası nedeniyle İran’ın hedefe konulduğunu, Filistin’in adının bile geçmediğini hatırlıyoruz.

Amerika ve İsrail’in saldırılarına direnen İran’ın, topraklarında Amerikan üslerini barındıran ve bu üslerden İran’a saldırılmasına izin veren, böylece dolaylı olarak İran’a karşı savaşa katılan Suudi Arabistan’la bu konuda fiilen çatışma içinde olduğunu biliyoruz.

Suudi Arabistan’ın, Filistin ve İran ile müttefik olan Yemen yönetimine karşı savaş başlattığını, Yemen iç savaşında yönetime karşı grupları desteklediğini, savaş planları çökünce Amerika, İsrail, Pakistan ve Türkiye’yi yardıma çağırdığını görüyoruz.

Şu ana kadar ne yapsa İran’a baş eğdiremeyen, İran karşısında diplomatik bir yenilgi yaşayarak ateşkesi kabul eden Mutabakat Zabtını imzalamak zorunda kalan Amerika’nın; kazandığı zamanı, fiilen iflas eden savaş planlarının yeniden oluşturmak, güçlerini toparlamak ve yeterince destek alamadığı müttefiklerini harekete geçirmek için kullandığını izliyoruz.

Bu somut bağlam içinde kurulan ve her türlü saldırganlık eylemine karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçladığı söylenen bir anlaşmanın/paktın, önce Amerikan saldırganlığıyla yüzleşmesi ve saldırıya uğrayan İran’la dayanışma içinde olması, onu dışarıda bırakmaması gerekirdi. Aksine, Amerika ve İsrail’i dışlaması, “caydırması”, buna karşılık saldırgana karşı koyan İran’ı içine alması beklenirdi. Bu doğrultuda, Suudi Arabistan’ın topraklarını saldırgan Amerika’ya açmaması umulurdu.

Tarihten ders alalım
Emperyalist işgale karşı bağımsızlık savaşıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin, başta İran olmak üzere emperyalizme karşı direnen ülkeleri dışlamasını ve karşıya almasını Türkiye halkı kabul etmeyecektir. Yine Amerika’nın kılavuzluğunda NATO’nun uzantısı olarak hareket edecek bir ittifaka katılmamızın bizzat ülkemizi ve bölgeyi yeni tehlikelere sürükleyebileceği açıktır. Türkiye halkı bağımsızlığa ve barışçı dış politikaya bağlıdır.

Emperyalizmin saldırgan vurucu gücü NATO örgütüne 1952 yılında Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesine ters düşen biçimde üye olmamızın, hem halkımız hem de komşu halklar için ne kadar köklü sorunlar yarattığını iyi biliyoruz.

Nato’nun bölgemizdeki uzantısı olarak Amerika ve İngiltere’nin teşvikiyle 1955’te kurulan utanç verici Bağdat Paktı’nı hatırlıyoruz. Paktın amacı “komünizmin yayılmasını önlemek” olarak belirlenmişti. Bu amacın gereği olarak, hem Sovyetler Birliği güneyinden kuşatılmış olacak hem de Ortadoğuda 1952 Mısır Devrimiyle başlayan cumhuriyetçi antiemperyalist dalganın bölge ülkelerine yayılması önlenecekti. Pakta İngiltere, Pakistan, o sırada şahlık yönetimi altındaki İran katılmıştı.

Emperyalizmin planı, Irak’ta 1958’deki halk devrimiyle bozuldu. Irak’ta cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyet yönetimi “sömürgeciliğin aleti” olarak nitelendirdiği pakttan ayrıldı. Paktın merkezi Ankara’ya taşınarak adı Merkezi Anlaşma Örgütü (İngilizce kısaltmasıyla) Cento oldu. İran ise 1979 “İslam Devrimi” sonrasında pakttan ayrıldı. Devamında Pakistan da ayrıldı. Türkiye de 1979’da paktın anlamını yitirdiğini söyleyerek ayrıldı. Ağustos 1979’da Cento resmen lağvedildi.

Halkların iradesine aykırı olarak emperyalizmin güdümünde oluşturulan, bağımsızlığına ve egemenliğine sahip çıkan ülkeleri hedef alan bölgesel paktların yaşama şansı yoktur.

Halkın iradesine uyun
Bu temel gerçekler ve tarihsel dersler ışığında milletvekillerine sesleniyoruz: Halkın iradesine ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesine uyun. Mekke anlaşmasına ve bu anlaşmaya bağlı olsun olmasın Türkiye’nin Yemen halkına karşı asker göndermesine izin vermeyin. Yürütmenin Anayasayı çiğneyerek, Meclisi ve siz milletvekillerini yok sayarak çoktan uygulamaya başladığı anlaşmayı yere çalın. Türkiye’nin gücünün emperyalizme karşı direnen halklara karşı kullanılmasına geçit vermeyin.