Türkiye işçi sınıfı bu yasaya sığmaz

Haberler
14 Kasım 2012

Yeni bir kanun yürürlüğe girdi. 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu. Kanun, 18 Ekim 2012 tarihinde Meclis'te kabul edildi, Cumhurbaşkanı'nın onayının ardından 7 Kasım 2012 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlandı. Türkiye işçi sınıfı ve sendikalar yeni bir döneme “eski anlayışı” ruhuyla ve lafzıyla devam ettiren bir kanun ile girecekler.

Eski anlayış dediğimiz, değiştirilen 2821 ve 2822 nolu kanunların, 12 Eylül 1980 faşist cunta döneminin bütün ruhunu yansıtan kanunlar olması idi. Aradan geçen 30 yıldan sonra, bugüne dek işyerine sendika getirmeye çalışan bilinçli her işçinin karşısına aşılmaz bir duvar gibi çıkan eski kanunlar yok edilemedi, biraz makyajlanarak yeni bir ambalaj ile sunuldu.

Yasa, 12 Eylül'le cisimleşen vesayetçiliği, yasakçılığı, işçilerin özgür iradelerini ortaya koymalarını engelleyici bütün olumsuzlukları içeriyor. Baraj meselesi ile işkolları sayısının azalmasındaki kısmi iyileştirmeler dışında, bir önceki yasada mevcut tüm engeller aynen muhafaza ediliyor. Yasanın ayrıntıları, bu yasayla neler yapılabileceği önümüzdeki günlerde uzun uzun değerlendirilecektir. Biz, yasaya, yasanın çıkartılması sürecinde sendikaların ve işçi hareketinin tavrına dair komünistlerin görüşlerini kısaca aktaralım.

Önce, yasanın 12 Eylül cuntası dönemini yansıtan tüm engelleyici hükümleri içererek çıkmasının, Türkiye işçi sınıfından hâlâ korkulduğunun en büyük göstergesi olduğunu belirtelim. Korkuyorlar. İşçi sınıfının gücünden korkuyorlar. Korkmakta haklılar. Türkiye işçi sınıfının özgür iradesini ortaya çıkartabilecek hiçbir düzenlemeye izin vermemelerinin yegâne sebebi budur.

İkinci olarak, işçi sınıfı, 12 Eylül baskısı altında iken bile, eski yasanın aşılamaz denen duvarlarını yıkmış, yapılamaz denen tüm eylemleri gerçekleştirerek dünya işçilerine örnek bir yaratıcılık gösterebilmiştir. Her şeye rağmen kısmi iyileştirmeler içeren bu yasayla çok daha fazlasını yapabilecek durumdayız.

Üçüncü olarak, yasanın bu haliyle çıkmasının esas sorumlusunun bu durumdan en çok yakınanlar olduğu gerçeğine gözlerimizi kapatamayız. Sendikalar ve işçiler, yıllar boyunca çıktı, çıkacak denen bu yasanın bir oldubittiye getirilmemesi için neler yaptıklarını veya yapamadıklarını mutlaka değerlendirmek zorundadırlar. İşveren vekillerinin cirit attığı bakanlık salonlarında protokol imzalamakla yetinilen “müzakerelerle” bir yasa taslağının akibetinin ne olacağını önceden kestirebilmek çok zor olmasa gerek.

Dördüncüsü, atıl bir Türk-İş'e karşı muhalefet etmek üzere ortaya çıkanların, henüz kendilerine biçtikleri misyona, yazdıkları yazılara, sözlere, beyannamelere uygun bir yapılanma içinde olmadıkları da ortaya çıktı.

Beşincisi, böylesine hayati bir meselede bile, istisnalar haricinde, sendikal hareketin küçük hesaplar peşinde koştuğu anlaşıldı. Yasanın çıkmasını durdurabilecek ölçüde ciddi hiçbir muhalefet yapılmadı. Yasanın özüyle değil, biçimiyle uğraşıldı.

En büyük işçi örgütü Türk-İş'in mevcut yönetimi susarak, hiçbir eylem içinde yer almayarak rıza gösterdi. Maaşlarını işçiler ödediği halde, işçilere düşman bir yasa çıkartılırken sessiz kalanlar unutulmamalıdır. Sarı sendika, işveren dostu Türk-Metal'in başkanı, Türk-İş'in genel sekreteri Pevrul Kavlak'ın döktüğü timsah gözyaşları kimseyi aldatmasın. Türk-Metal'den emekçilere hiçbir fayda gelmez.

Türk-İş içinde olup ayrı durmaya çalışan Sendikal Güç Birliği Platformu ise, tepki sesi çıkartmaya çalışmakla birlikte, tabanı, temsilcilerini ve yöneticilerini harekete geçirmeden yasanın durdurulabileceğini sanmak gibi ham bir hayal içindeydi. Göstermelik, hiçbir hazırlığın olmadığı, apar topar yapılan etkinliklerin içler acısı durumu ortada. SGBP çıkış iddialarıyla ters orantılı, henüz içi doldurulmaya muhtaç bir yapılanma olduğunu gösterdi.

Hükümet yanlısı olduğunu gizlemeyen Hak-İş zaten açıklamalarında yasayı desteklediklerini, hazırlığına katkı koyduklarını söyledi. Sarı sendikacılıkta sınır tanımayan, AKP hükümetinin sendikal ayağı olan Hak-İş, 12 Eylül zihniyetinin işçilerin önüne koyduğu yasakların aynen devam ettirilmesinde hiçbir sakınca görmedi.

Geçmişin mirası üzerinde yürümeye çalışan ve yasanın çıkartıldığı dönemde sesi en çok duyulan konfederasyon olan DİSK ise, kendisine bağlı 17 sendikadan kaçını eylemlere taşıyabildiğini, kaçını Meclis önüne getirebildiğini sorgulamadan, bu süreçten alnının akıyla çıktığını söyleyemez.

Bu tespitlerin tek bir anlamı vardır: Sosyalistler ve sınıf bilincine sahip işçiler sendika yönetimlerine gelmelidirler. Aksi takdirde, sendikal hareket günü kurtarmanın derdi dışında bir şeyle uğraşamayacak.

Türkiye işçi sınıfının böylesi yasalarla durdurulabileceğini sananlar yanılıyorlar. İşçi sınıfı cunta yasalarını işlemez hale getirebilmişti. İşçiler, AKP yasasını da işlemez hale getirecektir.

İşçi sınıfına karamsarlık dışında bir gelecek vaat etmeyenler kısa zamanda yanıldıklarını anlayacaklardır. En ücra işyerlerinden bile giderek artan bir tempoyla yükselen sendikalaşma talepleri patlamaya dönüştüğünde hazır olmayanların yakınmaya da hakkı olmaz.